DİKTATÖRÜN YAŞAMINA PSİKANALATİK YAKLAŞIM

DİKTATÖRÜN YAŞAMINA PSİKANALATİK YAKLAŞIM

DİKTATÖRÜN YAŞAMINA PSİKANALATİK YAKLAŞIM

 Bir adam düşünün içindeki çatışmalar toplumların çatışması olsun. Öyle bir adam düşünün ki ruhundaki yaralar bir toplumun tarihinde hayat bulsun. Bu adam öyle bir adam olsun ki çektiği acılar onu hazzın doruk noktasına taşısın, varlığıyla bir ulusun karanlık noktalarını aydınlatıp başka ulusların üzerine karanlığı salsın. Bu adam ADOLF HİTLER olsun.
 Amacı bir ‘kurtarıcı’ ya da ‘büyük yıkıcı’ olmak suretiyle herhalükarda ölümsüzleşmekti. Elbette gönülden bağlı olduğu ve tercih ettiği yol, kendisinin hiç sahip olamadığı ama Alman halkına sunmak istediği ‘Kurtarıcı’ olmaktı. Fakat gerek kişiliğindeki özyapısal oluşum gerekse yaşadığı koşullar onu ‘Büyük Yıkıcı’ olma yolunda yürümeye itti.
 Sevgi ve şefkatin bol olduğu, aile ilişkilerinin huzurlu, iletişimin sağlıklı kurulduğu bir aile tablosu görüyoruz. Bu tablo Hitler’in bize Mein Kampf adlı kitabında çizdiği mutlu aile tablosudur. Bizde oluşturmak istediği izlenimden ziyade asıl olan aileyi verdiği örnekler, seçtiği konular, biyografisini yazanlar, hayatına tanıklık etmiş olanların yazdıkları ve söylediklerine bakarak bulabiliriz.


 Annesi kendisinden 23 yaş büyük olan amcasıyla evlenmiştir. Babası Alois Hitler ambivalent davranışlar sergilemektedir. Bu davranışlar dışardayken işine bağlı, kibar, saygılı bir adam görünümünde; evdeyken kaba, saygısız, anlayışsız, hele de sarhoşken sadistçe iç dünyasını ailesine vurması şeklinde vuku buluyor. Babasının kişiliğindeki bu karşıtlıklar Adolf’un dünyayı güvensiz, belirsiz ve korkunç bir olarak algılamasına sebep olmuştur.


 Annesi Klara Hitler ise çalışkan, dindar ve oldukça titiz kadındı. Adolf’tan önce 3 çocuğun kaybetmiş bu yüzden de onun üzerine titremiştir. Kocasıyla evliliklerinin bir aşk evliliği olmadığı gibi aralarında sevgi bağının da olmaması tüm sevgisini Adolf’a yöneltmesiyle sonuçlandı. Gün içerisinde annesiyle gayet mutlu bir ilişkisi varken babası eve geldiğinde annesi babasıyla ilgilenmek zorunda olduğu ve istediği şeyleri yapamasından dolayı bu ilişki bozuluyordu.
 Bu dönemde yaşanan Oedipus karmaşası, annesinin yoğun ilgisiyle ona sevgisini ve babasının tavırlarıyla da ona karşı nefreti, babanın kurbanı olmadan kaynaklanan korkusunu arttırıyordu.


 Henüz anlamını dahi idrak edemediği ölümün korkusuyla çok küçük yaşlarda tanışmıştı. Kendisinden önce ölen kardeşleri, evdekilerin sürekli bu kardeşlerden bahsetmesi ve annesinin ölmesin diye etrafında dört dönmesi onu her an ölümle burun burunaymış gibi hissettiriyordu. Ölümle somut olarak tanışıklığı ise kendisinden sonra doğan kardeşinin ölümüyle olmuştur. Annesinin bu kardeşine gebe kaldığı dönemde kardeşine karşı duyduğu kıskançlık ve onun yok olmasını istediği düşüncesi, kardeşinin ölümünden dolayı kendisini suçlu hissettirmiştir.
 Hitler’in anne babasını cinsel ilişki esnasında görmüş olabileceği düşünülüyor. Dönemin toplum yapısı ve babasının özyapısı bu ihtimali olası kılmaktadır. Bu olaya şahit olması nedeniyle kabaca annesine saldırdığı için babasına karşı öfke ve nefret, boyun eğdiği ve kendisine ihanet ettiği için annesine karşı öfke, gücü yetemeyip müdahale edemediği için kendisine karşı öfke ve suçluluk duyguları güçlenmiştir.  
 Buraya kadar anlattıklarım Hitler’in çocukluk yaşantılarının en temel örnekleri ve çözümlemeleridir.


 Onun en gizemli, en merak edilen yanlarından biri de cinsel yaşamıdır. Daha önce de bahsi geçen Oedipus karmaşasını çok güçlü ve yoğun yaşaması Fallik döneme geçmesine rağmen onu Oral döneme geriletmiştir. Böyle bir gerileme söz konusu olduğunda cinsel içgüdü yayılım gösterir. Bu bazı organların cinsel bir önem kazanacağı anlamına geliyor. Hitler’in bu organlar; göz ve ağızdır. Histerinin onda körlük ve konuşamama durumu yaratması önemli bir belirtidir.

Cinselliğinde önemli rol oynayan 3 tepki vardır:                                                                          Birincisi, annesinin gebeliği ile beraber ondan soğuması. Bu soğuma yetişkinlikte kadınlarla yakın ilişki kurmaktan kaçınmasına, kadınları sadakatsiz ve güvensiz bulmasına yol açar.
İkincisi, babasına duyduğu korkunun ve nefretin aşırılaşması. Cinsel organına zarar vereceğinden korkar ve cinselliğini bastırır. İleriki yaşlarda bu baskılamayı sürdürebilmek için frengi korkusunu geliştirir. Üçüncüsü, bebeğin anne karnına nasıl girdiği ve oradan nasıl çıkacağı merakıdır. Çocuklar gebeliğin ağız yoluyla oluştuğunu ve bebeğin anüs yoluyla çıktığını düşünürler. Bu merak ve düşünce Hitler’in tuhaf sapkınlığının temelini oluşturur. Bunu doyurmanın tehlikeli yolu ise ağzına dışkılanması isteği duymaktır.


 Hitler’in etyemez oluşu pek sürpriz olmazdı bizim için. Çünkü bilinçaltı simgeselliğinde et ‘dışkı’ anlamına geliyor. Hitler sapkınlığını bastırabilmek için et yemekten uzak durmuştur. Klinik araştırmalar, etyemezliğin  çoğunlukla çok sevilen birinin kaybının ardından ortaya çıktığına işaret etmektedir. Hitler’in et yemeyi tamamen kesmesinin Geli’nin ölümünden sonra olması elbette tesadüf değildir.


 Hitler ile cinsel münasebette bulunmuş kadınlardan Renarte Müller, onunla geçirdiği bir gecede Hitler’in kendisini tekmelemesi için yalvardığını söylüyor. Kadın en başta bunu reddediyor. Fakat Hitler sürekli kendini aşağılıyor, suçluyor, kadını ayaklarına kapanıyor ve tekmelemesi için yalvarıyordu. Bunlara dayanamayan Renarte onu tekmelemeye başlar, kadın tekmeledikçe Hitler daha çok zevk alıyor ve kendisini daha çok aşağılıyordu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Renarte Müller intihar etmiştir. Geli’nin ölümünün bir intihar mı yoksa cinayet mi olduğunu bilinmiyor. Unity Mitford intihar etmek istediğini söylemiş, karısı Eva Braun intihar girişimlerinde bulunmuştur. Hitler bu mazoşistliğini sevgiye benzer bir yakınlık kurduğu kadınlara karşı denetim altında tutamazdı. Topluluk önünde dahi bu kadınlara kendisini aşağılatma isteğinde bulunuyordu.
 Viyana’da kaldığı 5 yıl içinde pislik içinde yaşamış bundan mazoşik bir zevk duymuştur. Bunu “Yatağa uzanıp dünyanın üzerime pislemesinden başka bir şeyden zevl almıyordum.” sözleriyle kendisi de ifade eder. İstediği zaman bu yaşantıdan kurtulabilecek iken bu şekilde yaşamayı tercih etmişti. Kendi sapkınlığını fark ettiği zaman ise Münih’e gider.
 Münih’e gittikten kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı başlar. Bunu duyan Adolf hiç vakit kaybetmeden orduya yazılır. Bunun sebebi kurduğu özdeşliktir: Yaşlı, tükenmiş ve içten yıkılmış olan Avusturya’yı babasıyla genç, canlı ve gelecek vaat eden Almanya’yı ise annesiyle özdeşleştirmiştir. Bu özdeşleşme sonucunda Avusturya’dan nefret edip sıkı bir Alman milliyetçisi olmuştur. Bundan ötürü Almanya’yı kurtarmak için bir an önce cepheye gitmek istemiştir.


 Hitler cephedeyken çok başarılı bir onbaşı olmuş, subayların emirlerini son derece hızlı ve doğru bir biçimde yerine getirmiştir. Öyle k i hiçbir onbaşının sahip olamadığı demir haçı hak etmiştir. Bir gün cephede yemek yerken içinden bir his hemen kalkıp başka yere gitmesi gerektiğini söyler ve kalktıktan sonra kalktığı yere bomba düşmüş ve oradaki bütün arkadaşları ölür. Bu olay kendisinin Tanrı tarafından seçilmiş biri olduğu inancını besler. Bu inanç çocukken kardeşlerinin ölüp kendisinin yaşamasıyla oluşmuştu. Tanrı tarafından seçilmiş biri olarak kutsal görevinin Almanya’nın kurtarmak olduğunu düşünüyordu.
 Savaşın sonlarına doğru Hitler gaz zehirlenmesinden dolayı hastaneye kaldırılır fakat gaz zehirlenmesi belirtileri yerine tipik histeri belirtileri olan körlük ve konuşamama semptomlarını gösterir. Almanya’nın yenileceğini anladığında tıpkı cinsel birleşme esnasında ebeveynlerini gördüğünde verdiği histerik tepki gibi bir tepki verip bu gerçeği görmek istememiştir. Onların cinsel birleşmesini, engelleyemediği vahşi bir saldırı olarak algılamıştı. Ve bu algılama daha sonraki olayları algılamasını da şekillendirmiştir. Almanya’nın yenilmesi de onun için engelleyemediği bir saldırıdır. Yenilginin sebeplerinden biri olarak savaş esnasında patlak veren olaylardan Yahudilerin sorumlu tutulması Hitler’in, babasının  koyu bir Avusturya savunucusu olması ve sıkı bir Alman milliyetçisi olan tek iyi geçindiği öğretmeni Ludwig Poetsch’in temelini attığı Yahudi nefreti alevlendirmiştir.


 Hitler’in kendini savunma biçimi ‘yansıtma’ olarak bilinir. Yansıtma, kendisinde yanlış bulduğu şeyleri başkasına atfederek onlardan kurtulmadır. Yahudiler de Hitler’in kendisinde nefret ettiği her şey oldu. Kişisel sorunlarını ve çatışmalarını dış dünyaya yöneltti, bunun ırksal ve ulusal çatışmalar olduğu yanılsamasını bütün dünyaya dayattı.
 Almanya’nın yenilgisinden sonra içinde büyüyen ve Yahudilere ve ülkeye ihanet ettiğini düşündüğü komünistlere karşı nefretle Almanya’yı kurtarma isteği onu bir şeyler yapmaya zorluyordu. Savaştan sonra yedek orduda siyasal tartışmalarda komünist olanları belirlemek ve mahkemeye çıktıklarında tanıklık etme görevindeydi. Bu görev esnasında Alman İşçi Partisi’nin bir konuşmasında dayanamayıp konuşunca hiatabet yeteneği fark ediliyor ve partiye katılarak siyaset hayatına ilk adımlarını atmış bulunuyor. Parti içinde giderek yükselmiş, sesini kitlelere duyurmaya başlamıştı. İyice güçlendiğini düşündüğü zaman iktidara bir darbe yapmayı planlamış ve 1923 Birahane darbesi girişiminde bulunup başarısız olmuştur. Bu başarısızlığının sonucunda ruhsal çöküntü yaşamış ve intihar girişimi engellenmiştir. Mahkemeye çıktığında yargıçlar ondan etkilenmiş, vatana ihanetten 5 yıl hapis cezası vermişlerdir ama o 9 ay sonra içerden çıkmıştır. Landsberg’de geçirdiği bu süre zarfında çok sesssiz kalmış ve Mein Kampf’ı yazmıştır. Burda iktidarı şiddet yoluyla değil yasal yollarla devirmeye karar vermiştir.


 Hitler kökeninin nerden geldiğini bilmediğini bilmese de olması gereken şeylerin olmadığını duyumsar. Bu sıkıntıdan kurtulmak için kendini kanıtlamak ister. Kanıtlamak istediği şeyde onun için doyurucu olmaz ve böylelikle her adımı daha büyük bir adım takip eder. Eğer bunu yapmazsa güvensizlik hissine kapılacaktır. Bu doyumsuzluk hali Führer olduktan sonra dahi devam eder. Güvensizliği komşu ülkelere yansır, onların boyun eğmelerini ister. Almanya’dan daha güçlü bir devlet olduğu sürece aradığı güveni bulması mümkün değildir.


 Hitler’in kendisine karşı bir eleştiriye, muhalefete, küçümser tavra, yaptıklarıyla ilgili herhangi bir kuşku duyulmasına asla tahammülü yoktu. Bunlarla ilgili en ufak bir şeyde çok fazla öfkelenir ve hemen karşı saldırıya geçerdi. Böyle davranmasının sebebi bu tür hareketleri kendisine karşı meydan okuma olarak algılamasıdır.
 Hitler deyince akla gelen ilk şeylerden biri onun hitabet yeteneğidir. Karşısındaki insan güruhunu nasıl galyana getirip çileden çıkardığı merak konusudur. Hitler mümkün mertebe ilk konuşmacı olmaz, konuşmasına başlamadan önce sinirli ve sarsak davranırdı. Hitap etmeye düşük bir tempoda ve düşük bir ses tonuyla başlardı. Önündeki kitleyi bir kadınmışçasına görür öyle konuşurdu. Bunu “Yığınlar kadına benzer” diye ifade etmiştir. Hanfstangel onun konuşmasını Wagner müziğine benzetir. Konuşmaya başladıktan sonra eğer dinleyicileri duygulandırmayı başarırsa konuşmasına dikkatlice devam ederdi. Konuşma ilerledikçe ses tonu yükselir temposu hızlandırırken bir yandan dinleyicilerin tepkisini ölçerdi. Eğer onunla aynı duyguya girip artık kin, nefret ve öfkeyle dolmuşlarsa ses tonu ve temposunu daha da arttırırdı.  Özenle düşmanlar yaratır ki bunlar daha çok Yahudiler ve Komünistler olurdu, onlarla savaşıma girerdi. Hitler’in duygudaşı olarak dinleyiciler de aynı şeyi yaşıyormuşçasına heyecan duyar, terler, solukları hızlanırdı.


 Konuşmalarında sapkın doğasının cinsel saldırılarını da buluruz. Konuşmalarda ağzı ‘pislik fışkırtan organ’ işlevini görür. Çünkü konuşmaya her ne kadar kibar ve zarif başlamış olsa da temponun hızlı olduğu yerlerde ağzından hakaretler çıkar; kin, nefret, öfke, intikam duyguları hat safhada olur birbirlerine karışırdı ve tüm bunlar dinleyicide vücut bulurdu.
 O dönemde Alman erkekleri, eril özyapı özellikleriyle örtülmüş olan çoğunlukla dişil bir mazoşisy yapıya sahiptir. Asıl yapılarından rahatsız olup onu azim, kavgacılık gibi özelliklerle bastırırlar. Hitler kendisindeki bu asıl yapının bilincindedir. Ondaki bu kısım normal birine göre daha fazla olduğu için bunların işlevini daha iyi gözlemleyebiliyor. Dinleyicilere seslenirken gizli eğilimlerini uyandırmak için kendi yaşamında yer almış özlemlere, tutkulara, umutlara yönelmesi yeterli olacaktır. Bu yöntemle dinleyicileri ödülü zalimlik, acımasızlık, egemenlik olan yeni bir dünya görüşüne kazanır.


 Almanların bilinçli olmayan eğilimleriyle istediği gibi oynar ve onları kendi kişisel çatışmaları için bulduğu çözümle özdeş bir yöne kanalize etmeyi bilir. O bu yeteneğini kullanarak Alman halkıyla duygu. Düşünce, eylem yönünden aşırı bir özdeşleşme oluşturur. Kendisini destekleyenlerin kişilikleriyle birleşip onlar üzerinde egemenlik kurar.
 Öyle farklı bir adam düşünün ki Alman halkının karanlıkta kalmış ruhsal yapısını aydınlatıp Yahudilerin üzerine bir yorgan gibi karanlığı örtsün. Ve öyle bir halk düşünün ki bu halk Adolf Hitler olsun!

One thought on “DİKTATÖRÜN YAŞAMINA PSİKANALATİK YAKLAŞIM

  • Haziran 29, 2020 tarihinde, saat 9:59 pm
    Permalink

    Çok güzel bir yazıydı, tebrikler 👏

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir