Durulmayan Bir Kafa

durulmayan_bir_kafa

Durulmayan bir kafa hikaye Washingon’un hemen dışındaki Andrews Hava Kuvvetleri Ussü’ne  yakın bir okulda bir pilotun uçak kazası ile başlar.Okul bahçesindeki çocukların babası pilot olduğu için herkes endişeli bir şekilde babasına ulaşmaya çalışıyordu.Uzun yıllar unutulmayan bu anı, pilotun görev anlayışının cayır cayır yanacak kadar canlı, bir o kadar da imkânsız ideali oluvermişti. İnsanların her seferinde bu gibi ideallere ne  kadar çok ihtiyaç duyduklarını ama onları gerçekleştirmenin ne kadar ölümcül olabileceği gözler önüne serilmiştir. Hava kuvvetleri subayı olan babam, her şeyden önce bir bilim adamı ikinci olarak da pilottu. Babam Marshall coşkulu, esprili, doğanın güzelliklerini derin bir keyif ile betimleyebilen bir kişiydi. En büyüğümüz ağabeyimdi. Akıllı, sorumluluk sahibi ve kendine güveni olan bir çocuktu.Onun yakınında hep kendimi güvende hissederdim. Ablamla ilişkilerim ise daha karmaşıktı. Hepimizin  içinde hapsolduğu inandığı tutucu, askeri çevrenin yaşam tarzına hiç tahammülü yoktu. Kendi hayatını yaşar, her şeye başkaldırır. Annem, güçlü iradeli,sevecen, düşünceli, insanlara değer veren, adil, cömert biriydi.Her işi sonuna dek götürmekte kararlı bir karaktere sahipti.

Şiir ve okul piyesleri yazmaya öte yandan da fene ve tıbba merakım vardı. Haftasonlarında Andrews Hava Kuvvetleri Üssü’nün hastanesinde gönüllü olarak hemşire yardımcılığı yapıyordum. Bir alan incelemesine katılmak üzere St. Elizabeths Ruh Hastalıkları Hastanesi’ne gittim. Bir bakıma otopside bulunmaktan çok daha dehşet verici bir deneyimdi. Çevremdeki tuhaf giysili, garip hareketli kadınların ortalıkta hızlıca gidip gelmelerine, acayip gülüşlerine, arada bir çığlıklar atmalarına bakakalmıştım. İçlerinden biriyle konuştum ve gözlerindeki o acıyı,kederi gördüm.Günün birinde aynaya bakıp aynı kederi, aynı deliliği kendi gözlerimde de göreceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bütün bunların yanı sıra, son derece geleneksel ve askeri dünyada civamsı bir genç kız olma sürecim de başlamıştı. Tam da bu farklı ve zıtlıklarla dolu hayata alışmaya başlamışken, babam hava kuvvetlerinden emekli oldu ve California’daki Rand Corporation’da bilim adamı olarak işe başladı. Yıl 1961, ben onbeş yaşındaydım ve Pasific Palisades Lisesine başladım. Askeri yaşam, Washington çok gerilerde kalmış, her şey değişmişti. Ağabeyim üniversite için yanımızdan ayrılmış, ablam ile iletişimimiz tamamen kopmuştu. Annem ve babam ise temelde birlikte ama kendi işleri ile meşgullerdi. Özellikle babamı tanıyamaz hale gelmiştik.California’ya taşınmamızdan bir yıl kadar sonra babamın karanlık günleri daha da kararmaya, sıklaşmaya başladı. Yataktan çıkmıyor, yaşamına da geleceğine de her bakımdan derin bir karamsarlıkla bakıyordu. Başka zamanlarda ise çılgınlığa varan öfkesi, avaz avaz haykırmaları beni inanılmaz dehşetlere düşürüyordu. 

Annem benim kadar şaşkın ve korkmuş durumdaydı. İkimiz de kendimizi her geçen gün daha çok işe ve arkadaşlara vererek bir kaçış yolu arıyorduk.Karanlık ve kaotik duygudurumlarının yalnızca babama ve ablama özgü olmadığını çok geçmeden farkettim. Onaltı-onyedi yaşıma geldiğimde, aşırı enerjim, kapıldığım hevesler çevremdekilere yorucu gelebiliyordu. Haftalarca yüksekten uçup çok az uykuyla idare ediyor sonra birden düşmeye başlıyordum. Düşüncelerim kararıyor, yaşam kasvete bürünüyordum. 

Manik-depresif hastalığın ilk krizini geçirdiğimde lise son sınıftaydım. Süreç bir kez başladıktan sonra aklımı çok çabuk kaybettim. Başlangıçta her şey çok kolay oluyor gibiydi. Çılgınlar gibi oradan oraya koşuyor, türlü plan ve projelerle, sabahlara kadar uyumuyor, arkadaşlarla geziyor, elime geçirdiğim her şeyi okuyordum. Dünya zevk ve umut doluydu. Kendimi harika hissediyordum. Yapamayacağım hiçbir şey yoktu, hiçbir şey bana zor gelemezdi. Bu hafif mani dalgası daha sonra gelen yüzlerce uçuş dönemi gibi kısa sürdü. Kendi kendini çabucak yakıp tüketti. Yaşamım da kafam da sanki derin bir boşluğa yuvarlandı. Düşüncelerim pırıltısını yitirip karanlık dehlizlerde debelenmeye başladı. Bir kitabın herhangi bir bölümünü üst üste birkaç kez okuyor ama aklımda hiçbir şey kalmıyordu. Hiçbir şey anlamıyordum. Derslerde anlatılanları izleyemiyor, pencereden dışarıya dalıyordum. Zihnim dikkatini yoğunlaştırmaktan âcizdi. Dönüp dolaşıp ölüm konusunu işliyordu. Müthiş bir bitkinlik içindeydim, sabahları yataktan çıkabilmek büyük bir güç istiyordu. Arkadaşlarımdan elimden geldiğince uzak duruyor, kalbim ölü, beynim kil kadar soğuktu. Bu bitkinlik halini arada bir delen, içimin içime sığmadığı çılgın hareketlilik dönemleri oluyordu. Korkunç koşular tutturuyor ama ne kadar koşarsam koşayım yatışmıyordum. Saplantılı bir biçimde kendimi öldürmeyi planlıyordum. 

On sekiz yaşımda Los Angeles’teki California Üniversitesi’ne başladım. Üniversite dönemimin büyük bir bölümü korkunç bir mücadele, şiddetli duygu durumlarından oluşan, sürekli yinelenen bir kâbuslar dizisi olarak geçti. Bana ne olduğunu, nasıl olduğunu hiç anlayamazdım. Hasta olabileceğim aklımın ucundan geçmiyordu. Sonunda, anormal psikoloji dersinde depresyon konusunu dinledikten sonra, kalkıp öğrenci sağlık işlerine gittim. İçeri giremedim sadece ağladım ve oradan ayrıldım.

Birinci sınıftayken laboratuvar asistanı oldum. Harika bir deneyimdi. Verileri kodlamayı ve irdelemeyi, bilgisayar programlamayı, araştırma literatürünü gözden geçirmeyi ve bilimsel yazıları yayına hazırlamayı öğrendim. Üniversitedeki ikinci yılımı tamamladıktan sonra, İskoçya’daki St. Andrews Üniversitesi’nin fen bilimlerine kaydoldum. St.Andrews’da kaldığım sırada William James’in o harika psikolojik incelemesini Dinsel Yaşantının Çeşitlerini okumuştum ve öğrenimimi psikoloji dalında sürdürmeye karar vermiştim. 1971 yılında doktora çalışmalarıma başladım. Bu arada evlenmiştim de. 

Duygu durumlarım saç biçimim, giysilerim haftadan haftaya, aydan aya değişirdi. Psikopatalojiye farklı yaklaşımlarım ise ben UCLA Nöropsikiyatri Enstitüsü’nde stajyer olarak çalışmaya başladıktan sonra ortaya çıktı. California Üniversitesi’nin Psikiyatri bölümünde Yardımcı profesör olarak işe alındım. Harika bir yaz geçirmiştim ve meslek yaşamına atılmanın üstünden üç ay geçmemişti ki, deli gömleği gerektirecek bir psikozun içine yuvarlandım.

Bu tür deliliğin kendine özel bir iç sızısı, coşkunluğu, yapayalnızlığı, dehşeti var. Günün birinde gözlerimi açıp delirdiğimi farketmedim. Yaşamım, aklım hızla ellerimden kayıp gidiyordu. Fakültede çalışmaya başladığım o ilk yazın ilerleyen günlerinde her şey tamamenkontrolümden çıkmıştı. Daha sonra psikiyatri bölümünün öğretim kadrosuna katıldım. Yatılı yetişkin hastaların bir koğuşuna atandım. Çok çalışıyor ve çok az uyuyordum. İş yaşamımın gittikçe hareketlendiği, ateşlendiği bu dönemde evliliğim sekteye uğradı. Ayrıca dizginlenemeyen alışveriş krizlerine girmek de kaçınılmazdı. Her türlü sese, özellikle de müziğe olan duyarlılığım da çok artmıştı. Kayıttan kayda, albümden albüme atlıyor, duygudurumumu müziğe, müziği duygudurumuma göre ayarlıyordum. Kafamın içi yavaş yavaş karanlığa sürüklendi. Kendi düşüncelerimin izini süremiyordum. Dehşet verici halisülasyonlar görüyordum. Gün geçtikçe  kafamdaki ölüm ve çürüme imgeleri her dakika çoğalıyordu. Bitmez tükenmez günler boyunca alınan bir sürü dehşet verici ilaçlar sonunda bir etki yarattı. Bir hekimden yardım görmezsem işimi de, evliliğimi de, hatta yaşamımı da yitirecektim. Ama kafam karmakarışıktı ve korkuyordum. 

O günü izleyen pek çok yıl boyunca, psikiyatrime haftada en az bir kez gittim. Kendimi öldürme eğilimimin zirveye ulaştığı, derin depresyon dönemlerinde daha sık başvuruyordum. Hem lityum almadan hem de psikoterapiden yardım görmeden normal bir yaşam sürdürebileceğimi düşünemiyordum. Oysa, yaşamımı haplara borçlu olduğumu uzun süre kabullenemedim. Gönülsüzlüğümün bir bölümü kuşkusuz gerçekten hasta olduğumu temelde kabul etmememden kaynaklanıyordu. İlk kez 1974 sonbaharında lityum aldım fakat hekimin uyarılarına aldırmayarak ilacı bıraktım. Mani krizim geçmişti ve onu izleyen korkunç depresyonu da atlatmıştım. İlacı düzenli almayı sürdürmemek için binlerce sebep üretmiştim. Sebeplerin bazıları psikolojikti. Öteki sebepler de yüksek dozların yan etkileriydi. İlaç almamın zorunlu olduğuna bir türlü inanmak istemiyordum. Kişinin her türlü sorununu kendi başına çözümleyecek kadar güçlü olması gerektiğini öğreten bir geçmişim, yitirdiğim taşkınlıklara, uçuk duygudurumlarına yeniden kavuşma isteğimi kışkırtırdı. Öte yandan depresyonlarım da daha beterleşmiş, intihar eğilimim artmıştı. İşin aslına bakarsanız, bütün sebeplerin altında yatan gizli, dehşet verici başka bir sebep vardı. İlacın işe yaramayacağı korkusu. Lityumu düzenli almayı reddetmenin sonuçları benim için de çok acı oldu. Müthiş psikozlu bir mani krizinin ardından, kaçınılmaz, uzun, kapkara ve intihar eğilimli bir depresyon dönemine girdim. 

Her an ölümü ya da ölümü çağrıştıran şeyleri düşünüyordum. Bu sırada haftada iki üç kez psikiyatrına gidiyordum, sonunda yeniden düzenli olarak lityum almaya başladım. Psikiyatrım bir akıl hastalıkları kliniğine yatmam için beni ikna etmeye çalışıyordu ama kabul etmiyordum. Daha da önemlisi, ruhsal bir bozukluk yüzünden hastaneye yattığım duyulursa, klinik çalışmalarım ve ayrıcalıklarım elimden alınır diye korkuyordum. Kafamdaki ters bağlantılar sonucu, başkalarını kurtarmak için kendi yaşamını feda eden pilotla özdeşlik kurup, kendimi öldürmeyi, sevdiğim insanlar için yapabileceğim tek doğru şey olarak görüyordum. İntihardan sonra, ailemin cesedimi teşhis etmek zorunda kalacağını gözümün önüne getirdikçe, bu yöntemi bir yana bıraktım. 

Duygudurumu bozukluklarında klinik ve araştırma tecrübesi olan iki meslektaşımla birlikte, UCLA bünyesinde depresyon ve manik-depresif hastalığın teşhis ve tedavisinde uzmanlaşacak bir ayakta tedavi kliniği kurmaya karar verdik. Hız şeridinde sürdüğüm yaşam, koşuşturmalarım, sürekli öğretim üyeliği hakkını kapmak, üstlerimin takdirini kazanmak için verdiğim uğraşlar başdöndürücü bir hızla sürüyordu. Sonunda yardımcı profesörlük için  hak kazandığımı bildiren bir mektup aldım.

Öte yandan, aşkın yaşam sevincine ne büyük katkılarda bulunduğuna hatırlamama yol açtı. Bunu david ile keşfettim. Kendi hastalığımın yanı sıra David’in ölümünün getirdiği acı ve belirsizlik, birkaç yıl boyunca yaşamdan beklentilerimi de azaltmıştı. Bir yıllık ücretli araştırma izni alıp İngiltere’ye gittim. Kalbim ve kafam yıkıntıya uğramış yaşamımın parçalarını toplayıp, bir ölçüde de olsa toparlama fırsatını buldu. Akademik nedeni ise, ünlü Britanyalı yazar ve ressamlar arasında duygudurumu bozuklukları incelemesi yapmak ve bir meslektaşımla birlikte hazırladığım manik-depresif hastalıklar konulu ders kitabının bir bölümünü yazmaktı. İngiltere’de geçirdiğim yıl beni gerçekten yenilemişti. Duygudurumlarımın iniş çıkışlarında eskisi kadar aşırılıklar yoktu. Aşkın bizlere sunduğu olanakları büyük bir zevkle, öğrenmemi sağlayan kişi, kocam Richarddır. Washington’a taşınmak için gereken hazırlıklarımı yaptım. California Üniversitesi’nden ayrıldım.

Diğer bir konu ise hastalar için halkın akıl hastalığını algılayışının derinden değişmesini sağlama gereğidir. Çünkü söylemler veya yakıştırmalar “öz-benliğe verilen değeri azaltmak, kendi kendine leke sürmek” eğilimi taşıyordu.Ruh ve akıl hastalıklarına yaklaşımlar şu üç unsurun biraraya gelmesi sayesinde olacaktır. Başarılı tedavi, savunma mekanizması ve yeni yasalar. Manik-depresif hastalığın bilimsel olarak anlaşılmasında moleküler biyolojinin çok büyük ölçüde rolü olduğundan, ben de zamanımı bu alanda geçirmeye başladım.Bir kez genleri buldunuz mu daha erken ve daha doğru teşhis yapma olanağı da doğacaktır. Ardından daha etkili tedavi yöntemleri izleyecektir. 

Danimarkalı bir psikiyatr olan, manik-depresif hastalığın tedavisinde lityum kullanılmasının öncüsü Mogens Shou ile birlikte, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin yıllık toplantısından bir kaçamak yapıp New Orleans kentini değerlendirmeye karar vermiştik. Ailesindeki akıl hastalığı tarihçesinden söz ederken son derece rahattı. Yaptığı bütün araştırmalarının bu önemli kişisel nedenlerden kaynaklandığını açıklamaktan hiç çekinmiyordu. Benim bu alana gösterdiğim ilginin de aynı biçimde kişisel nedenlerden kaynaklandığını tahmin ettiğini saklamadı. Mogens ile konuşmamızın bana çok yararı olmuştu. Manik-depresif hastalığın genetik bir hastalık olduğu gerçeği zor duyguları beraberinde getiriyordu. İşin garibi, sırf manik-depresif hastalığım olduğu için çocuk sahibi olmamayı aklımdan bile geçirmemiştim. En korkunç depresyonlarım sırasında bile doğduğuma pişman olmamıştım. Ölmeyi istediğim anlar oldu, ama bu doğduğuma pişman olmaktan çok farklıdır. Elbette ciddi endişelerim vardı. Herhangi bir kriz anında, düşünme yetimi kaybettiğimde çocuklara ne olacaktı. Bütün bunları binlerce kez düşünmüştüm ama çocuk sahibi olmamayı bir kez bile düşünmemiştim. Modern nöroloji çalışmalarının yeni keşifler, yeni ufuklar açısından insanı coşkulandıran bir yanı vardı. Manik-depresif hastalığım konusunda insanlara karşı açık olmamı engelleyen birçok sebep vardı. Kimi nedenler kişisel ama çoğu profesyoneldi. Bunun yanı sıra, manik-depresif hastalığı çektiğimi öğrenen kişilerin benim kişiliğimi ve yaptıklarımı algılamakta nasıl etkilenecekleri üstünde belki de biraz fazla duyarlı davrandığımı söylemeliyim. 

Richard’ın önerisiyle Psikiyatri bölümüne başvurdum ve birkaç ay içinde Hopkins’te ders vermeye başladım. Çalıştığım yerlerde bu gibi önlemler almanın gereğini her zaman biliyordum, Çünkü mani ya da akut depresyon yüzünden klinik birtakım hatalar yapmam olasılığı söz konusuydu.  Manik-depresif tedavisi gördüğümü biliyorlardı. Yakın çalışma arkadaşımlarım olan hekimlerin her birine çok iyi bir psikiyatrın bakımı altında olduğumu, ilaç tedavisi görmekte olduğumu ve alkol ya da narkotik sorunlarım olmadığını da belirtmiştim.Onlara söylemesem hem hastaların bakımı tehlikeye girebilir, hem de meslektaşlarımı mesleki açıdan çok güç bir konuma sokmuş hem de hukuki tehlikelere de maruz bırakabilirdim.Manik-depresif  hastalıkla otuz yıl boyunca yaşamak, bunun getirdiği sınırlamaları da olanakları da her geçen gün daha iyi anlıyordum. 

Maninin insanın yaşamına eklediği renklilik, çok güçlü, çok keskince yaşanan anı durumları yaratıyor. İnsanların savaş, aşk ve ilk çocukluk anılarını böyle canlı yaşarlar sanıyordum. Belalı, karmakarışık ama parıltılı geçmişimin yerini alan huzurlu, sakin, dengeli şimdiki yaşamım bu yüzden biraz acımtırak geliyor. O günleri o uçuşları özlemiyor değilim. O eski duygudurumlarımı yeniden yaşayabilmek için lityum dozumu azaltmayı düşündüğüm an, soğuk bir duş bilincimi uyarıyor sanki ve biliyorum ki o tatlı duygu yoğunluğu önce kendinden çıkmış bir taşkınlığa, sonrada zır deliliğe dönüşecektir. Yeniden ölümcül bir depresyona ya da şiddetli bir mani krizine girmekten çok korkuyorum. 

Şimdiki iyi durumumun süreceği konusunda temelde iyimserim ama hastalığımı çeşitli yönleriyle ve bakış açılarıyla tanıdığım için gelecek konusunda biraz tedirginim. Kim bilir kaç kez kafamda, yüreğimde ölümün eşiğine geldim, ama her seferinde aşk yetişip umutlarımı canlandırdı. Beni yaşama döndürdü. Yaşamın ayrılmaz bir parçası olan hüznü dayanılır kıldı, yaşamın güzelliğini yeniden gözlerimin önüne serdi. Benim için karanlıkları aydınlatan bir fener, dondurucu rüzgârlara karşı bir pelerin oldu. Açıklanması imkânsız bir mucizeydi, beni kurtardı. Geriye baktığımda, bütün bunları atlattığıma, hem de tek başıma atlattığıma, bir lisenin duvarları arasında yaşamın böylesine karmaşık, ölümün böylesine elle tutulurcasına yakın olabilmesine şaşıp kalıyorum. 

Birçok kez sormuşumdur kendi kendime: Eğer seçme şansım olsaydı, manik-depresif hastalık çekmeyi seçer miydim? Cevabım Evet olurdu.

Tüm yazılarımızdan haberdar olmak için sosyal medyadan bizi takip edebilirsin.

Buse TARIMOĞLU’nun Diğer Yazıları

  • Durulmayan Bir Kafa
    Durulmayan bir kafa hikaye Washingon’un hemen dışındaki Andrews Hava Kuvvetleri Ussü’ne  yakın bir okulda bir pilotun uçak kazası ile başlar.Okul bahçesindeki çocukların babası pilot olduğu için herkes endişeli bir şekilde babasına ulaşmaya çalışıyordu.Uzun yıllar unutulmayan bu anı, pilotun görev anlayışının cayır cayır yanacak kadar canlı, bir o kadar da imkânsız ideali oluvermişti. İnsanların her seferinde
  • Kuzuların Sessizliği
    Kadınları öldürüp derisini soyan Buffalo Bill lakaplı seri katilin yakalanması için FBI’ın akıl hocalığına başvurduğu Dr. Hannibal Lecter, hastalarını öldürüp etini yemekten hüküm giymiş bir psikiyatristtir. Bu seri katil vakasını çözmek için FBI, henüz eğitimini tamamlamamış olan Clarice Starling’i Dr. Lecter’a akıl danışması için gönderir. Asıl görevi ise, katilin elinde bulunan kadını kurtarmaktır. Bunun için
  • Antwone Fisher
    Antwone Fisher (2002) Antwone Fisher Film Amerikan donanmasında asker olarak hayatını sürdüren Antwone, bizleri ilk sahnede çocukluğuylailgili gördüğü bir rüya ile karşılıyor. Rüyaları onu tedirgin ettikçe öfke nöbetlerinin artmasına, saldırgan kişiliğinin ortaya çıkmasına ve psikolojik bütünlüğünü bozmaktadır. Terapi başlangıcında terapistiyle olan ilk görüşmesinde Antwone ailesinin olmadığını, kendisinin bir kayanın altından geldiğini söylüyor. Bu konuşmadan terapist
  • Zindan Adası
    Zindan Adası Zindan Adası, Martin Scorsese’nin bir çok filmi gibi yine bir başyapıt statüsünde. Filmde, Teddy Daniels ve Chuck Aule isimli iki polis memurunun, Rachel Solando adlı bir akıl hastasının ortadan kaybolması üzerine tehlikeli akıl hastalarının tedavi gördüğü Shutter Adası isimli bölgede konuşlanan Ashecliffe Hastanesi’ne soruşturma yapmak için gitmesi ve sonradan gelişen esrarengiz olaylar aktarılıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir